Bizim
Arnavut’un yerinde içtim,
Yine
içtim, inadına içtim
Rinaldo
Köprüsü’nün başında gondolcuya
Çek
dedim başka bir köprüye.
İki
elim de doluydu;
Bir
kırmızı, bir beyaz Toscana…
Gondolcu
sinyor, sinyor diye bağırdı;
Anlamadım
ki neden korktu bu adam?
Ne
olacak Venedikli işte;
Büyük
büyük büyük… dedesi
Andorya
Dorya’nın yaveriydi besbelli!
Çek dedim ya.. bir başka köprüye:
Gondolcu hangi
köprüye dedi:
Sen
dedim bütün köprülerin altından geç
Geçti,
geçti; in cin kalmadı ortalıkta
Dün,
bir köprünün üstünde uyumuştum
Sonunda
buldum, indir beni dedim
İki
elim de dolu ve ineceğim ya…
Gondolcu
gene başladı bağırmaya:
"Sinyor,
sinyor;" elinin körü dedim çıktım
Bir
ohh çekti; gene anlamadım; neden?
Oturdum
köprümün sol bacağının üstüne
Bizim
Meclis Başkanımız çıkıp televizyonlara
Bu
oturuş, bu tavır “siyasidir” demesin,
Söylemesi
benden; yoksa kendi bilir!
Hele,
Meclis’in saygınlığı falan hiç demesin;
Sonra
ona derim ki; o senin işin
Benim
işim eleştirmek ve davul zurna
Sivrisinek
misali derim olur biter.
Gökyüzünde
dolunay garip garip bana bakıyordu
Ben
de onun şerefine içiyorum şişemden
Benimki
görse çıldırırdı kıskaçlıktan
Yaratılmış
kadınların en güzeli Mars!
Kulaklarımı
diktim;
Ayak
sesleri yaklaşıyordu
Belli,
iki kadın olmalıydı
Geldiler,
önümde durdular; güleç, sevecen
Biri
sıradan bir kadındı; diğeri
Alımlı
çalımlı, incecik ipek giysiler içinde bir Japon’du,
Etekleri
dizinden beş karış yukarılardaydı;
Aklını
bilmem, kaç karış havalardaydı
Gözleri,
kaşları, anlı, elmacık kemikleri
Saçları,
dudakları; tüm yüzü
Ünlü
bir ressamın tablosu gibiydi;
Kim
yaptı seni böyle dedim
Karparillo
Köprüsü’nün başında
Sinyorina
Violetta Borgia dedi
Ve
ben, buyurun sinyorinalar dedim
Kibarca
bir reverans yaparak!
Biri
sağıma, biri soluma oturdu; ısındım.
Kırmızı,
beyaz şaraplarımı verdim onlara;
Canım,
ben ikisinden idare ederim, azar azar.
Neredeyse
güneş doğana kadar konuştuk
Derin
devlet değil; derin felsefe:
Yaratılıştan
başladık özgürlüğe, ölüme kadar;
İyi
ki Ankara’da değildik; özgürlük deyince
Kesin
ayvayı yemiştik; Tanrılar kurtardı bizi:
Özgürlükçüysen
eğer ya vatanı satacaksın
Ya
da “hu” çekeceksin; el pençe divan
Ve
sonunda o; tablo gibi boyalı olan:
IŞIK
dedi doğudan… Dur, dur dedim
Cebimden
bir mum çıkardım; yaktım çakmağımla
Kalktım,
mumu köprünün sol korkuluğuna koydum;
İnce
ipek giysili, IŞIK doğudan, diyen kadına
Gel
dedim, kırıtarak geldi; mumun önüne koydum onu
Ve
ben karşıya geçtim, her şey göründü:
İç
giysisi yoktu; beyni kıvrımlarıyla ışıl ışıldı ve aydınlık!
İçimden;
ama IŞIK her şeye kadirdir, dedim
Anladı;
üstündekileri fırlatıp attı
Artık
her şey aydınlıktaydı
Hadi,
ısıt beni, ısıt dedi
Venedik’te
Venedikli bir kadın yok mu?
Diye
haykırdım; denizde,
Onunla
deniz savaşı yapalım!..
Ne
fark eder; ha Japon, ha Venedik’li dedi.
Okudu
aklımdan geçenleri:
IŞIK
dedin, her şeye kadirdir!
Haklıydı,
öyle düşünmüştüm
Ama
o da IŞIK doğudan, demişti…
Kulağıma
büyük orkestranın sesleri ulaştı
Ben
gidiyorum dedim; gidiyorum, gidiyorum...
İkisi
birden heyecanla nereye dediler?
Arap
çöllerine yalelliye değil;
Viyana’ya
gidiyorum, Mozart’a inat
Habsburg
Sarayı’ndan kız kaçırmaya, dedim.
Erkan
Yukarıoğlu
Venedik,
10 Mayıs 2008
Kaynak: "Kırmızı Değirmen" Şiirler
erkanyukarioglu@gmail.com















.jpg)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder